Author Archives: akademia

Byakademia

Vpn ve Vpn Unlimited

VPN Nedir?

VPN: Virtual Private Network (Sanal Özel Ağ) teriminin kısaltılmış halidir ve kısaca internete kendi ip adresinizden farklı bir ip adresi ile bağlanma imkanı tanıyan bir hizmettir. Bağlantınızı güvenli hale getirerek, bağlantınızı şifreler ve kimliğinizi gizler.

Vpn hizmeti kullanırken bağlandığınız sunucular genelde bulunduğunuz ülke- den farklı bir ülkede barındırılmaktadır. Bu sayede internette dolaşırken kullanıcı kimliğiniz, bağlandığınız sunucunun ülkesinde ikamet ediyormuş gibi bir tavır ser- giler. Örnek olarak; sunucunuzun Kanada sınırları içerisinde olduğunu düşüne- lim. Bilgisayarınız VPN hizmetini kullandığı anda, öncelikle Kanada’daki sunucuya oradan da internete bağlanır. Bu sayede sizin kimliğiniz Kanada sınırları içerisin- de görünür. Bu bağlantı aynı zamanda şifreli ve güvenli bir bağlantıdır.

VPN Unlimited

Yukarıda bahsi geçen hizmeti kullanabilmeniz için ücretli uygulamalar mevcuttur. “VPN Unlimited” bu uygulamalara bir örnek gösterilebilir.

VPN Unlimited sayesinde internet tra ğinizi yurt dışındaki farklı bir bilgisayara yönlendirebilirsiniz. Konumunuzun değişmesi ise internet üzerinde daha özgür ve gizli bir şekilde dolaşabilmenizi sağlar. Kişisel bilgilerinizin güvenliğini sağlaya- bileceğiniz VPN Unlimited programı gerçek IP üzerinden yapmakta olduğunuz tüm veri alışverişini farklı bir bilgisayara yönlendirir. Böylelikle kimlik hırsızlığı gibi tehlikeli durumlardan korunarak anonim bir şekilde internet üzerinde gezinebi- lirsiniz.

Kolay bir şekilde kullanabileceğiniz VPN Unlimited programı için bir hesap yaratmanız yeterli olacaktır. VPN ayarlarınızı tek bir tıklama ile basitçe yaptıktan sonra bağlanmak istediğiniz yurt dışı konumunu seçmeniz ve sunucuyu seçmeniz kimliğinizi gizleyebilmeniz ve engelli sitelere girmeniz için yeterlidir.

Editör Notu: Genelde VPN programları sürekli olarak, “yasaklı sitelere girin” gibi yanlış bir sloganla insanlara tanıtılmaktadır. Oysa burada önemli olan, yasaklanmış sitelere girmekten ziyade internetteki kimliğimizi gizlemek ve bu sayede bilgilerimizi ve internet dolaşımımızı güven altına almaktır. Bu sebeple böyle programları kullanırken ön planda tutmanız gereken nokta, “Oh! Erişimi yasaklanmış tüm sitelere girebiliyo- rum” anlayışından ziyade “Kişisel güvenliğimi kontrol altında tutuyorum” anlayışını benimsemektir. Böylelikle ilk düşüncenin getireceğinden çok daha fazla fayda sağla- yamış olacaksınız.

Byakademia

Sinema Dergi

Sinema Dergi

Sinema Dergi -1-

K-PAX FİLM

Yönetmen: Iain Softley
Senarist: Gene Brewer (yazan), Charles Leavitt (uyarlayan)
Oyuncular: Kevin Spacey, Je Bridges, Mary McCormack
Yapım yılı: 2001, ABD
Süre: 120 dakika
Konu: Prot isimli esrarengiz bir adam, tuhaf tavırları nedeniyle bir psikiyatri klini- ğinde stabilize hale getirilmeye çalışılmaktadır. Prot, K-PAX isimli bir gezegenden geldiğini iddia etmekte ve doktorların tüm karşı çıkışlarına rağmen sunduğu bu geçmişinde diretmektedir. Onunla ilgilenen doktor olan Mark Powell ise bu ada- mın sadece kendisini değil, diğer insanları da anlattığı hikayelerle etkilediğini fark eder. Prot’un tüm anlattıkları insanların kafasını günden güne biraz daha kurca- lamaya başlayacaktır.

The Count of Monte Christ

Yönetmen: Kevin Reynoldes
Senarist: Alexandre Dumas, Jay Wolpert (uyarlayan)
Oyuncular: Jim Caviezel, Guy Pearce, Richard Harris
Yapım yılı: 2002, İrlanda, ABD, İngiltere
Süre: 131 dakika
Konu: Dantes, yıllardır sevdiği ve evlenmek istediği Katalan nişanlısı Mersedes ile evlenmek üzere düğün hazırlıkları yapar.

Fernand’ın Mercedes’e karşı ilgisi vardır ve onları kıskanır. Gemide çalışan ve aralarında geçen bir tartışma yüzünden Dantes’den nefret eden muhasebe- ci Danglars ile birlik olur. Dantes’in Napolyon ajanı olduğunu bildiren bir ihbar mektubu yazarlar. Dantes’in terzi komşusu Gaspar Kadrus da istemeden bu işe girmiştir.

Dantes düğün günü tutuklanır. Krala karşı Napoleon taraftarları ile işbirliği yapmakla suçlanmaktadır. Dantes, Napolyon’dan aldığı mektubu savcıya teslim eder. Savcı, eski bir Napolyon destekçisinin oğlu Villefort’dur. Kendisi , Krala hiz- met etmeyi tercih etmiş ve krala yakınlığıyla bilinen Saint- Meran ailesinin kızı Re- nee ile evlenmiştir. Dantes’in teslim ettiği mektubun babası Nuvardiye’ye hitaben yazılmış olduğunu görünce hemen mektubu yok eder. Napolyon, mektupta yapa- cağı askeri darbe için Nuvardiye’nin başında olduğu komiteye hazırlık yapmalarını emretmiştir. Dantes’i bu mektubu ortadan kaldırarak ona iyilik yapmış olduğu konusunda ikna eden savcı, mektuptan kimseye bahsetmemesini tembihler. An- cak kendisi Napolyon’un harekete geçtiği haberini gidip bizzat krala ileterek Kralın güvenini kazanır. Dantes’i ise duruşmaya bile çıkarmadan İf Şatosu’na attırır. Dantes’in tek bir hede kalmıştır. Bu da hapishaneden kaçıp kendisinin orada olmasına neden olan insanların peşine düşmektir.

Byakademia

Edebiyat Dergi

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Ben bu coşkulu havaya gene biraz melankoli getirmek zorunda kalacağım. Onun için hepinizden özür dilerim. Batı kültürü ve batının bizi nasıl etkilediği se- miner konusu kapsamında olduğundan. İlkin biraz buna değineyim. Her zaman olduğu gibi gene çok bireyci davranacağım. Başka türlüsü elimden gelmiyor. Top- lumun oluşumunda en çok bireyin varlığına önem veren bir bireyciyim. Okumayı dört yılda sökebildim. Söker sökmez Capote’yi, Steinbeck’i okudum. O zaman- lar batı, Yakındoğu ve Asya gibi coğra ayrımları hiç mi hiç bilmiyordum. Üçün- cü dünyayı da bilmiyordum. O zamanlar üçüncü dünya kavramı belki de daha oluşmamıştı. Ama Steinbeck’i taşrada, on yaşımda bulduğuma göre, nasılsa diğer yazarları da bulacaktım. Ama kanımca yazı yazmak coşku, ha f melankoli, taşkınlık gibi psikolojik bir semptomdur.İnsan yazarlık hastalığını -az da yazsa- sürekli ola- rak içinde taşır. Ben, bu hastalığa ancak dayanamayacak hale gelince, neredey- se psikoza girecek duruma geldiğimde yazabilen bir hastayım. Batı kültürünün düşüncelerimi ne denli etkilediği konusuna gelince: Dünya edebiyatını Almanca okuyorum. Bu nedenle edebiyat ufkum çok geniş oluyor. Türk çeye çevrilmemiş birçok yazar Almancaya güzel çevirilerle çevrilmiş. Bunları hazır bulabiliyorum. Bunun yanısıra tabii ki okuduklarımdan etkileniyorum. Ama düşüncelerimi ve beni biçimlendiren olgu, yalnız tek başına batı, batı edebiyatı, batı felsefesi, batı düşüncesi olamaz.

Çünkü ben 38 yaşındayım ve 38 yıldır Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorum. Zaman zaman iki dilde düşündüğüm oluyor. Çünkü Almancayı çok iyi öğretmiş- ler bana. Rahibe disiplini ile. Bazan Almanca düşüncelerimi aynı güçte Türkçe söyleyebiliyor muyum diye, kafamda kendi kendimi sınıyorum. Çünkü benim için en önemli dil Türkçedir. Çevirdim mi, demek Türkçeden hiç uzaklaşmadım diye mutlu oluyorum. Çok öfkelendiğim zaman Almanca homurdandığım oluyor. İki dil bilmekten kaynaklanan, sığınacak bir dünya aramanın alışkanlığı mı?

Aslında batıyı, kuzeyi, güneyi, kuzeybatıyı ve geçmiş bütün zamanları, burada, Akdeniz duyarlılığı içinde ve bir üçüncü dünya ülkesinde yaşamak mutluluğuna ermiş, otuz yıllık yaşamlarına bir asrın olayları sığdırılmış ender mutlu insanlardan biri sayıyorum kendimi. Her olaydan ve sıkıntılardan çok şey öğrenileceğine ina- nıyorum. Hani bir İsviçre dağ köyünde, İtalya’ya bile inmemiş, öyle havaya, göle, ineklere ve çayırlara bakarak yaşayan insanlar tanıdım. Ben, bu tür bir yaşamı mutluluk saymıyorum. Beni etkileyen, yaşadığım ülkenin ve batı ile bağların oluş- turduğu ikilik’tir.

Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İn- sanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına ege- men olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, Aslında batıyı, kuzeyi, güneyi, kuzeybatıyı ve geçmiş bütün zamanları, burada, Akdeniz duyarlılığı içinde ve bir üçüncü dünya ülkesinde yaşamak mutluluğuna ermiş, otuz yıllık yaşamlarına bir asrın olayları sığdırılmış ender mutlu insanlardan biri

sayıyorum kendimi.

Byakademia

Hoşgör Köftecisi

Hoşgör Köftecisi

Hoşgör Köftecisi

“Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonların- da, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünya- da? Bu meseleler üzerine uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de bu söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerden hiçbir vakit nasibim olmayacağına göre bunlarla avunayım bari.”

“Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içi- ne, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sını arın adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda.”

Saadeti bırakalım. Ondan emin değiliz. Varsın olsun, ya da olmasın. İlgilen- miyorum pek. Biz ıstırabımıza bir kez daha gülümseyelim. Dertlerimize. İnkâr et- memek gerek. Onlarsız yapamıyoruz. Onların yeri bizim için başka, çok başka. Çevremde aynı hisleri duyan bir kişi var mı? Beni duyan, beni anlayan? Istırabımı bilen. Yok. Olmayacak da. Şunu da kabul etmeliyiz. Ne ben, ne de bir başkası anla- dığını söylüyorsa, yalan söylüyordur. Gerçekten, anlamıyoruz. Ne karşımızdakinin ıstıraplarını ne de kendimizin. Istırabı, acı şekmeyi seviyoruz biz. Biz sözüm ona, garipleriz. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Bir başka bizim derdimiz. Bir başka.

Kimileri derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cedelleşmeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitlerini kaybetmek için de, insanın, kendi- sini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para, ne pul, ne aşk, ne muhab- bet, ne şeref, ne namus. Ama şimdi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile günde beş lira kazanabileceğim. Beş lira! Az para mı?

Bu beş lirayla pekâlâ karnımı doyurabilir, ısınabilir, giyinebilir, dünyanın pa- rasız olan bütün nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar, rüzgâ- rın getirdiği çiçek kokuları… Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyo- rum…”

İntiharı seçebiliriz. Ya da yaşamayı. Ben ne desem boş. Ben ne yaşıyor, ne ölüyorum. Ben yazıyorum. Benim kendi yaşanmışlıklarım ya da kendime ait bir yaşamım yok. Olmadı. İstemiyorum da sanırım. Ya da olmasından korkuyorum. Neyse, bu mevzuları biraz da kendimize saklamak gerek. Biz geçelim beş liraya. Ah bir beş liramız olsaydı. Biz de ne güzel yaşardık oysaki. Ah bir beş lira, bizi o sakin sahil meyhanesinden, Hoşgör Köftecisi’nden uzakta tutan. Ya da denizin mavisinden, esen rüzgârdan. Olsaydı. Keşke. Bir beş lira…

“Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık çığlığa başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: ‘Boş ver!’ diye haykırmak istiyorum, ‘Beş liraya da boş ver!’”

Byakademia

Kültür Sanat Dergi

Türkiye’nin Sakin Şehirleri

Türkiye’nin Sakin Şehirleri

İtalya’da 1999 yılında başlayan “yavaş şehir” hareketi günümüzde 30 ülkeye yayılmış durumda. Türkiye de geleneksel yaşam ve üretim biçimlerini koruyan şehirlerin yer aldığı bu ağa da- hil. İşte 10 yavaş şehrimiz.

Seferihisar/İzmir: Türkiye’nin ilk sakin şehri olan Seferihisar, İzmir’e 45 kilometre uzaklıkta. Buraya 17. yüzyıl- da gelen Evliya Çelebi, o sıralarda Sivri- hisar olarak anılan yerleşmeden ürün- leri bol, halkı zengin bir kasaba diye bahseder; bir hisarı olmadığını ama bağların arasında yükselen kayalıkların hisarı andırdığını söyler. İngiliz seyyah Richard Chandler da 18. yüzyılda Se- ferihisar izlenimlerini yazmış. Burada üzümlerin taze yendiğini ya da kurutul- duğunu söyleyip Dionysos’a adanmış bu şehirde şarap üretiminin yaygın ol- mamasına şaşırdığını belirtmiş.

Seyyahların ayak izlerini taşıyan Se- ferihisar, gezginlere bugün de pek çok zenginlik sunuyor. Lezzetli Satsuma mandalinalarının yetiştiği meyve bah- çelerinden ve zeytinliklerden salınan kokular Ege Denizi’nin iyotlu kokusuna karışıyor. Geçmiş uygarlıkların nefesi Sığacık Mahallesi’nin alçak katlı evle- rinin avlularında, antikçağlardan beri denizcileri ağırlayan limanında, sahil kenarında dizilen balıkçı lokantalarında dolaşıyor.

Seferihisar’ın tarihi, Teos antik şeh- riyle birlikte 3000 yıl gerilere gidiyor. 12 İonia kent devletinden biri olan Teos, antik tiyatrosunun yanı sıra Dionysos adına yapılmış en büyük tapınağı ba- rındırıyor. Teos’un kimi asırlık taşları ve kitabeleri 16. yüzyıla tarihlenen Sığa- cık surlarında yeniden hayat bulmuş.

Evliya Çelebi’nin bir tılsımı fısıldadığını söylediği, antik taş ve mermer ocağının bulunduğu Karagöl de Seferihisar’ın hem doğal hem de kültürel hazinele- rinden biri.

Özenle korunan yerel lezzetleriyle Seferihisar ziyaretçilere farklı tatlar da sunar. Ekmek dolması, enginar dolma- sı, nohutlu mantı, tatlı tarhana, yuva- laça, samsades tatlısı yörenin başlıca yemekleri. Seferihisar’da biri organik olmak üzere her hafta dört pazar kuru- luyor. Her yıl düzenlenen Tohum Takas Şenliği’nde yerli tohumlar yaygınlaştı- rılmakta, çoğaltılarak çiftçilere dağıtıl- maktadır. Bunun yanı sıra 49 kilomet- relik uzun sahil şeridine serpiştirilmiş mavi bayraklı plajları, güneş enerjisiy- le çalışan sokak lambaları, bisikletin teşvik edildiği yollarıyla bir sakin şehir olma vasfını hakkıyla taşıyor.

Taraklı / Sakarya: Sakarya il mer- kezine 65 kilometre uzaklıkta olan Taraklı, etrafı dağlarla çevrili dar bir vadide kurulmuş. Kente hâkim Hisar Tepesi’ndeki iki su sarnıcı İÖ 2000- 1000 yılları arasına tarihleniyor. Taraklı, Osmanlı’nın ilk yerleşim yerlerinden biri ve tarihi evleri, çarsısı, çeşme ve hamamlarıyla Osmanlı şehir dokusu- nun ve sivil mimarisinin çok iyi korun- duğu yerlerden. Evliya Çelebi, Seyahat- namesi’nde Taraklı için, “kalesi viran bir biçimde olup; bağlı bahçeli, akarsulu, bir dere içinde 500 kadar hanlı, evli, tahta ve kiremit örtülü şirin bir kasa- badır” der. İlçede halkın şimşir kaşık ve tarak yapması nedeniyle isminin Yeni- ce Taraklı olarak anıldığını belirtir. Bu isim zamanla halk dilinde Taraklı olarak değişmiştir.

Mimar Sinan tarafından 1517 yılın- da yapılan, kurşun kubbesinden dolayı Kurşunlu Cami olarak da anılan alttan ısıtmalı Yunus Paşa Camisi kentin en önemli kültürel varlıklarından biri. Baş- ta Kadirler Konağı, Çakırlar Konağı ve tüm Taraklı’ya hâkim cihannümasıyla bilinen Haşim Ağa Konağı (Fenerli Ev) olmak üzere yüzü aşkın tescil edilmiş ev ve konak Osmanlı sivil mimari ör- neklerini sergiliyor. Şu anda Ulucami Mahallesi’nde bulunan ahşap Hacı Atıf Han da İpek Yolu üzerindeki kervanla- rın konakladığı tarihi bir han. Taraklı’ya bağlı Hacıyakup Paşalar köyündeki Bi- zans döneminden kalma kil hamamı kaplıcaları günümüzde de işlevini sür- dürüyor.

Taraklı, coğrafyasıyla da gezginleri büyüleyecek güzellikler taşıyor. Evliya Çelebi’nin “ağaç denizi” dediği orman- larla çevrilidir. Mendereslerle bölünen coğrafyada, şehre 20 kilometre uzak- lıkta, çam, kayın, köknar, meşe ve şim- şir ağaçlarıyla kaplı Kapıorman Dağla- rı’nın tepesindeki Karagöl Yaylası, Tuzla köyünden başlayan Hark Kanyonu ve Mağarası, Güngörmez Şelalesi, Kemer Köprüsü, Acısu, Hıdırlık Tepesi, Gürle- yik Suyu ilçenin doğal zenginliklerin- den. Taraklı’nın Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında dolaşıp bir fetih nişanesi olarak dikildiği düşünülen 700 yıllık çı- nar ağacını görmeden, gölgesindeki çeşmenin 277 yıldır akan suyundan iç- meden ve şehrin 19. yüzyıl çehresinin bir görünüp bir kaybolduğuna tanıklık etmeden buradan ayrılmamak gerekir.

Şavşat / Artvin: Artvin il merkezi- nin 71 kilometre doğusunda bulunan Şavşat, yüksekliği 3 bin metreyi aşan dağ sıralarıyla çevrili, dar ve derin vadi-

lerin arasında eşsiz bir coğrafyada yer alır. Şehrin isminin Gürcüce “kara or- man” anlamına geldiği söylenir. Şavşat civarında İÖ 900-650 yılları arasında Urartu ve Kimer kabileleri yaşamışlar- dı. Bölge daha sonraları sırasıyla Saka, Roma ve Sasanilerin eline geçti. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı’nın yönetimine girdi ve Gürcistan Vilayeti olarak adlandırıldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslara geçen bölge 1921’de Türkiye sınırlarına dahil edildi.

Sahara Milli Parkı içerisinde bulu- nan korumaya alınmış bölgede ladin, çam ve köknar ağaçlarının ortasında yer alan Karagöl, Şavşat’taki çok sayı- da göllerden en büyüğüdür. Bunun yanı sıra Pınarlı köyü yakınlarında Balık Gölü, Arsiyan yaylasında ise Kız Gölü, Boğa Gölü ve Koyun Gölü de ilçe sınır- ları içinde. Arsiyan, Sahara ve Bilbilan yaylalarında Karadeniz’in puslu yeşillik- lerinin arasına serpiştirilmiş, genellikle iki katlı olan, üç tarafı ayvan denilen balkonla çevrili, tamamen ahşaptan yapılmış geleneksel Şavşat evlerine rastlamak mümkün.

Şavşat’ın kültürel varlıkları arasında Cevizli köyündeki 10. yüzyıldan kaldığı düşünülen Tibet Kilisesi, Köprülü kö- yündeki Köprülü Kilise, Zor Mustafa Bey Camisi sayılabilir. Söğütlü Mahalle- si’nde 950 rakımda yüksek bir kayalığın üzerine oturan, içinde sarnıç ve şapel kalıntılarına rastlanan Şavşat Kalesi de şehrin önemli kültürel varlıklarından. Şavşat, bünyesinde birçok endemik türleri de barındıran oldukça zengin bir bitki çeşitliliğine sahip. İlçede yükselti artışına bağlı olarak farklı vejetasyon kuşaklarının meydana geldiği görülü- yor. Şavşat’ın dağlık coğrafyası sadece farklı bitkilere değil farklı manzaralara da olanak tanır.

Byakademia

Bilimsel pdf dergiler

Bilimsel Pdf Dergiler

Felsefe

Bilimsel Pdf Dergiler

Septik Etik

Septisizm, dışımızdaki şeylerin bizim açımızdan en küçük bir farklılık yaratma- ması gerektiğini; neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda belli bir görüşe sahip olmamanın, sıkıntı ve güçlüklerden kurtulmanın en önemli yollarından biri oldu- ğunu öne sürmüştür. Çünkü septik felsefeye göre, şeyler arasında ayırım yapmak, bazılarını iyi, bazılarını kötü olarak sını amak birtakım nitelikleri nesnelleştirmek- ten, insanın kendi kendisi için birtakım engeller yaratmasından başka bir şey de- ğildir. Nitekim Pyrrhon, insanların kendi hatalarından dolayı mutsuz olduklarını; iyi olduğunu sandıkları bir şeyden yoksun oldukları ya da sahip olduklarında, onu yitirmekten korktukları için acı çektiklerini; kendilerinde kötü olduğuna inandıkları bir şey bulunduğu için umutsuzluğa kapıldıklarını söylemiştir.

Şeyler arasında bir ayırım gözetmeme, yargıyı askıya alma, hiçbir konuda hü- küm vermeme tavrının sonucunda, ortaya hiçbir şeye değer vermeme, mutlak bir kayıtsızlık ve aldırmazlık, hiçbir şeyden şöyle ya da böyle etkilenmemeyle be- lirlenen bir sükûnet ve ruh dinginliği halinin çıkacağını söyleyen Pyrrhon’a göre, kuşkunun nihai hede , tam bir duygusuzluğa karşılık gelen, bu iradesizlik, aldır- mazlık ve dinginlik halidir. Ona göre, septik felsefe insanı, bu şekilde mutluluğa götürebilir, zira bu felsefe insana, varlığın bilgisinin olamayacağını göstermekle, bu tür bir bilgiyi, varlık üzerine spekülatif tartışmayı anlamsız hale getirir, bilginin imkânsız olduğunu gösterirken de insanı boş kuruntulardan kurtarır. Ona göre, ölümün ne olduğunu bilmediğimize ve aynı şekilde ölümden sonraki yaşam hak- kında bir bilgimiz olamayacağına göre, ölümden hiç korkmamamız gerekir. Çünkü insan bilmediği

ve bilemeyeceği şeylerle ilgili korku ve tedirginlik içinde olamaz. Bilgi mümkün olmadığı için insan bilgilenmek amacıyla araştırma yapmaz ve kendisini zahmete sokmaz. İnsan için her bakımdan rahatlatıcı ve huzur verici olan bu duruma, Pyrr- hon, ruhsal huzur ve sükûnet anlamına gelen, ataraxia adını vermiştir.

Buradan da anlaşılacağı üzere, görünüşte bilginin imkânıyla ilgili bir öğreti olan ve dolayısıyla epistemolojik bir değer taşıyan Septisizm, Helenistik-Roma döneminin diğer felsefeleri gibi, son çözümlemede pratik, ahlaki bir öğreti niteli- ğini kazanmıştır. Başka bir deyişle, Pyrrhon’da, kuşku bir amaç değil de ölçülülük, bilgelik ve mutluluğun aracıdır. Yani, Pyrrhon’un söz konusu Septisizminde amaç, epokhe (yargıyı askıya alma) değil de apatheia ve ataraxiadır. Onun etiği, amacı mutluluk olan ve mutluluğu da insanın bir şeylere sahip olmasından ziyade, ol- duğu şeye, belli bir şekilde eylemesine, varolma tarzına, kendi kendisiyle olan ilişkisine bağlayan bir etik anlayışıdır. Nitekim, hemşehrilerinin, oldukça mütevazı bir biçimde, hatta yoksulluk içinde yaşayan Pyrrhon’un heykelini dikmiş olmaları, onun görüşlerinin pratik karakterini, kendisinin bilgeliği ve yaşayışıyla hemşehri- lerine ahlaki bakımdan yol göstermiş olduğunu ifade eder. Pyrrhonca bilgelik, in- sanlara hemen her şeyin boşluğunu ve değersizliğini gösteren, onları dünyadaki varlıklarını, sıradan yaşantılarını aşmaya zorlayan bir bilgeliktir.

 

Byakademia

Dergi İndir Oku

Septizm

dergi indir oku

dergi indir oku

SEPTİZM

Helenistik Roma döneminin üçüncü önemli felsefe okulu, septik okuldur. Sep- tisizm, Yunanca skeptikoi isminden gelir. Buna göre, Septisizm en azından Hele- nistik çağda, günümüzdeki anlamına paralel olarak sadece kuşkuculuk anlamına gelmiyor fakat aynı zamanda veya daha ziyade “gerçeğin peşinden koşan araştır- macılar”ın meydana getirdiği felsefe okulunu tanımlıyordu. Gerçekten de başka felsefelerin doğruluklarından kuşku duyan septikler, hakikate erişmek amacıyla kendi başlarına araştırma yolunu seçtiler. Okulun kurucusu meşhur Pyrrhon’du (MÖ 361-270). Okulun diğer önemli temsilcileri arasında Timon (MÖ 320-230), Arkesilaos (MÖ 316-241), Karnaedes (MÖ 214-129), Aenesidemos (MÖ 1. yüzyıl) ve Sextus Empirikos (MS 160-210) bulunur. Temsilcilerinin yaşadığı tarihlerden de çıkartılabileceği üzere, Septisizm üç dönemde temsil edilmiştir. Bu dönemler- den birincisi, Pyrrhon’un MÖ 3. yüzyılda kurulan ve gelişen kuşkuculuğu, ikincisi MÖ 3. yüzyılın sonlarıyla 2. yüzyılda söz konusu olup Arkesilaos ve Karneades tarafından temsil edilen Akademi kuşkuculuğu, üçüncü ve sonuncusu ise Yunanlı Aenesidemos ve Romalı Sextos Empirikus’un Pyrrhon’un görüşlerini temellendi- rip kuşkuculuğa kuramsal bir çerçeve kazandırdıkları son dönem Septisizmdir. Bunlardan, üçüncü ve sonuncu Septisizm, MÖ 1. yüzyıldan başlayıp, MS 3. yüzyıla kadar devam etmiştir.

Septikler tüm kuşkuculuklarına rağmen, düşünme, araştırma ve tartışmadan vazgeçmediler.

Septikler günlük yaşamdan, gündelik hayatın aşikâr olgularından da vazgeç- mediler; insanların acıktıkları veya susadıkları zaman, acıktıklarını veya susadıkları- nı hissettikleri olgusunu inkâr etmediler. İnsanların davranışlarına dikkat etmeleri gerektiği hususuna özel bir önem vermediler. Gerçek bir dünyada yaşadıkların- dan da hiçbir zaman kuşku duymadılar. Şüphe ettikleri tek şey bu dünyanın ge- reği gibi veya layıkıyla açıklanabilmesiydi. Bunu Yunan kuşkuculuğunun kurucusu Pyrrhon’un tutumunda açıklıkla görebiliriz:

“O’nun öğrencisi Timon, gerçekten ve tam anlamıyla mutlu olmayı isteyen in- sanın şu üç soruyu yanıtlaması gerektiğini söyler: (1) Varolan şeylerin gerçek do- ğası nedir? (2) Varolan şeyler karşısında nasıl bir tavır almalıyız? (3) Benimsenen tavrın sonucu ne olacaktır? Timon’a göre, Pyrrhon şeylerin doğaları gereği, aynı ölçüde belirlenemez, ölçüm ve ayırım kabul etmez olduğunu söylemiştir. Bundan dolayı, algılarımız ve yargılarımız, ne doğru ne de yanlıştır. Öyleyse, ne duyularımı- za ne de aklımıza güvenmeli ve herhangi bir tarafa meyletmeden, yargıyı askıya almalıyız. Her şeyle ilgili olarak, onu, inkâr etmek ya da hem tasdik ve hem de inkâr etmek veya ne tasdik ne de inkâr etmek yerine, tasdik etmek olanağı bulun- madığını söyleyerek, bu tavırda ısrarlı olmalıyız. Bu tavrı benimseyenler için so- nuç, önce apatheia (yargıyı askıya alma tavrının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve hiçbir şeye değer vermemeyle, hiçbir şeyden şöyle ya da böyle etkilenmemeyle, her şeye karşı kayıtsız kalmayla belirlenen kayıtsızlık) ve sonra da ataraxia (sükû- net ve ruh dinginliği) olacaktır.”

 

 

Byakademia

dergiler

Dergiler

B3 Vitaminin Keşfedilen Etkileri

Dergiler

 

Avustralya’daki bilim insanlarının yaptığı 12 yıllık bir çalışmaya göre, basit bir vitamin desteğinin, çocuk düşürmeyi ve doğum kusurlarını önleme potansiyeli olabilir. Araştırmacılar, NAD adı verilen bir molekülde, rahimdeki bir bebeğin or- ganlarının düzgün şekilde oluşmasını önleyebilen bir belirledi; ancak bu eksiklik, hamile kadınların B3 vitamini almasıyla tela edilebilir. B3 vitamini, bir dizi doğum kusurunu önleyebiliyor. NAD (diğer adıyla nikotinamit adenin dinükleotit) ilk defa doğuştan gelen anormallikler ile ilişkilendirilerek, doğum kusurlarının önceden bilinmeyen bir sebebi belirlendi. Ayrıca, bu sorunun besin desteği ile tedavi edile- bileceği bulundu.Victor Chang Enstitüsü’nden gelişimsel genetikçi Sally Dunwoo- die, “bunun sonuçları muhtemelen çok büyük olacak,” diyor.

Dunwoodie’nin takımı, 2005 yılında kalp, belkemiği ve kaburgalarında önemli kusurlar olan bir bebek vakasıyla karşılaştıkları zaman araştırmalarına başladı. Yapılan genomsal çözümleme, iki ebeveynin de NAD üretimiyle ilgili bir gende mutasyon taşıdığını ortaya çıkardı; bu hayatî molekül, enerji üretimi, DNA onarımı ve hücre iletişimine katkı sağlıyor.

Takım toplamda, çocukları doğuştan gelen doğum kusurları taşıyan 14 aile- den alınan genetik veriyi inceledi ve bunların dört tanesinde NAD mutasyonları- nın mevcut olduğunu buldu. Takım, muhtemel tedavi mekanizmalarını test etmek için, CRISPR-Cas9 gen düzenleme yöntemini kullanarak aynı eksikliğe sahip fare- ler üzerinde mühendislik uyguladı. Mutasyona sahip dişi fareler doğum yaptığı zaman, yavrularının pekçoğu öldü veya önemli kusurlar ile doğdular; fakat B3 destekleri içeren beslenme düzenleriyle beslenen benzerleri, daha sağlıklı çocuk- lar doğurdular. Küçük miktarlarda B3 vitamini içeren beslenme düzenleri, daha az anormalliğe sahip bebek fareler meydana getirdi ve zengin besin desteği ile yapılan besleme, bir batında doğan hayvanların daha sağlıklı olmasını teşvik etti.

Araştırma sadece hayvanlarda yapıldı ve sadece dört insan ailede başlıca ku- surlar üzerinde çalışıldı, bu yüzden bulgular hakkında henüz fazla heyecanlan- mamalıyız. Fakat bu, gelişimsel araştırma alanında yeni bir dönemecin çok umut verici bir başlangıcı. Ayrıca, binlerce aile için hayat değiştiren sonuçlar oluşturma potansiyeline sahip. Niasin olarak da bilinen B3 vitamini genelde etlerde ve yeşil sebzelerde bulunuyor. Fakat pek çok hamile kadın besin destekleri alsa da, araş- tırmalar ABD’deki kadınların üçte bir kadarının hamilelikleri sırasında düşük B3 vitamini seviyelerine sahip olduğunu gösteriyor.

Dunwoodie, Hu ngton Post‘tan Lara Pearce’e konuşarak, “Şu anda öneri, standart bir multivitamin almak fakat hepimiz farklıyız ve bu, bütün kadınların doğum kusurlu bebek sahibi olmasını önlemeyecektir.”

“Tehlike altındaki kadınları belirlememiz ve düşük ile doğum kusurlarını önle- mek için almaları gereken güvenli bir niasin seviyesi belirlememiz lazım.”

Araştırmacılar, bu amaçla sıradaki adımın hamilelik testine benzeyen bir teş- his testi geliştirerek, hangi kadınların NAD bakımından yetersiz olabileceğini ko- laylıkla gösterebilen ürin veya kan örneklemesi yapmak olduğunu söylüyorlar.

Bu türden bir muayenenin ne zaman mevcut olacağını kimse bilmiyor, fakat saymakla bitmeyecek kadar fazla hayatın sağlığı ve mutluluğu üzerinde devasa etkileri olabilecek bir şey.

Byakademia

Dergi

Yaşamın Başlangıcı Üzerine…

Dergi

Dergi

Avustralya New South Wales Üniversitesi jeoloji profesörü Martin Van Kranen- donk, ülkenin batısında bulunan Strelley Pool bölgesinde 3,5 milyar yıllık geçmişi olan antik kaya oluşumlarını incelediğinde dünyanın en eski mikrobiyal fosilleri ile karşılaştı. Kranendonk’un bulduğu fosiller, stromatolitler adıyla bilinen mavi-yeşil su yosunları. Yosunların sığ sularda veya okyanus diplerinde bulunan bakteri ve mikrop kolonilerince oluşturulduğu tahmin ediliyor. Yani bu bakteriler bir şekilde suyun yüzeyine çıkıp, güneş ışınlarını besin olarak kullanmaya başladılar ve gü- nümüzdeki örnekleri gibi kolonileştiler. Bu bulgular gerçekten muhteşem. Çünkü gezegenimizde yaşamın çok erken başladığını ve çok çabuk geliştiğini gösteriyor. Oxford Üniversitesi’nden paleobiyoloji profesörü Martin Braiser, “Bunlar hücre benzeri oluşumlar. Sonunda biyolojik bir morfolojiyle karşı karşıyayız,” diyor. Ka- yaların kimyasal içeriği incelendiğinde, ilkel mikropların sülfür sayesinde kimyasal reaksiyona girip, enerji ürettikleri anlaşıldı. Bu durum günümüz sülfür bakteri- lerinin enerji mekanizmasıyla aynı. Araştırma grubuna başkanlık yapan Brasier, atmosferin o zamanlarda metan, karbondioksit, sülfürdioksit, hidrojen sül t ve su buharından oluştuğunun altını çiziyor ve ekliyor; “Tüm bunlar bizler için zehirli gazlar. Ancak mikrobiyal yaşam için mükemmel yakıtı oluşturması nedeniyle ne- redeyse bir cennet ortamıydı.”

Tahminlere göre zaman içinde stromatolitler tüm dünyaya yayıldı. Tabii bu arada fotosentez sonucunda karbondioksitle beslenip, atmosfere oksijen salma- ya başladılar. Oksijen ilk olarak okyanuslar tarafından emildi ve suyun altındaki volkanik içerikle birleşince demir oksit parçacıkları oluştu. Belki bu sürece etki eden başka faktörler de vardı ama sonuçta okyanus dibindeki demir, yüzlerce yıl boyunca okside dönüştü. Böylece dünyadaki en değerli mineral depolardan biri oluştu. Oksijenin varlığı her şeyi değiştirdi. Güneş’in zararlı morötesi ışınlarına do- ğal bir kalkan oldu, gezegenin yüzeyindeki yaşam için uygun ortamı desteklemeye başladı. Bu korunmayla birlikte artık yaşam formları çok daha karmaşık bir yapıya doğru evrim geçirmeye hazır duruma geldiler. Önce çok hücreli organizmalar, ardından balıklar, böcekler, sürüngenler, dinozorlar, ilk primatlar ve insan… An- cak yaşamın başlangıcından itibaren geçen ilk 3 milyon yıl boyunca Dünya’daki tek canlı türü mikroplardı. Bu ufacık organizmalar, tüm gezegeni kontrol ettiler, değiştirdiler ve yaşanabilecek bir eve dönüştürdüler. Onlar olmadan, bildiğimiz anlamda çok hücreli bir yaşam da asla var olamazdı.

Günümüz bilim insanlarının bazıları, ilk hücreden bu yana hayatın şekillenme aşamalarını oluşturmak için farklı bir yaklaşım sergiliyorlar. Laboratuar ortamında yaşamın evrelerinin yeniden canlandırıldığı bu yöntem, 1920’li yıllarda ortaya atıl- mış olan bir kre dayanıyor: İlk organizmalar, organik moleküllerin oluşturduğu “ilksel çorbadan” meydana gelmiş olabilir. Stanley Miller’ın kendi laboratuarında yaptığı deney de tamamen bu kir üzerinden şekillenmişti. Cambridge Üniversi- tesi Moleküler Biyoloji Laboratuarı başkanı Dr. Philipp Holliger, “Yaşamın başlan- gıcı Büyük Patlama değildi,” diyor. “Bu, başlangıçtan ziyade bir dönüşümdü. Ya- şam, gri bölgeler oluşup, bir şeyler daha canlı duruma gelebildiklerinde başlamış oldu.” Fakat eğer durum böyleyse ve ilk organizmalar ilksel çorbadan oluşmaya başladıysa, içerik nasıl belirlendi?

 

Byakademia

Ücretsiz Teknoloji Dergisi

Infinity Free

Ücretsiz Teknoloji Dergisi

In nity Free, ücretli ve ücretsiz olarak sınırsız disk alanı ve bant genişliği sunan bir web hosting hizmetidir. Ücretsiz paketi ile ücretli olan arasında kayda değer bir fark olmadığı için ücretli pakedin avantajlarından bahsetmeye şimdilik gerek yok.

Nele yapabilirsiniz?

  • Bir alan adı satın alarak ya da sitenin sunduğu uzantıları kullanarak sınır- sız hosting hizmetinden faydalanabilirsiniz.
  • WordPress, OpenCart vs hazır scriptleri kullanarak kendi blog veya alışve- riş sitelerinizi kurup yönetebilirsiniz.
  • Dilerseniz kendi sitenizi veya temalarınızı yayına sunmadan önce burada test edebilir ve hataları gözlemleyebilirsiniz.
  • E-mail hesapları oluşturup, maillerinizi yönetebilirsiniz.

    Kısacası ücretli bir hosting hizmetinin sunduğu tüm hizmetleri, herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan gönlünüzce kullanabilirsiniz. Özellikle ücretsiz ola- rak blog tutmak isteyen kullanıcılar için bulunmaz bir hizmet olduğunu belirtmek- te fayda var.

    Diğer ücretsiz hizmetlere oranla kullanım alanınız oldukça geniş. Örnek ola- rak ücretsiz WordPress veya Blogspot kullananlar çok iyi bilir, tema tasarımı ko- nusunda kısıtlamalar yaşamak zaman zaman kullanıcıları sıkıntıya sokabilir. Ancak In nity Free tüm kısıtlamaları ortadan kaldırmaktadır.

    İnternetten izleyeceğiniz videolardaki direkti eri takip ederek, kendi blog veya alışveriş sitenizi kurup kolayca yönetebilirsiniz.

 VisaDB

Kullanıcılarını büyük bir dertten kurtarmak için yola çıkan VisaDB, vatandaşı olduğunuz ülkeye göre vizesiz gidebileceğiniz ülkeleri sıralıyor.

Oldukça basit bir çalışma mantığı ile karşımıza çıkan VisaDB, sahip olduğunuz pasaporta göre hangi ülkelere vizesiz seyahat edebileceğinizi belirliyor. Vatandaşı olduğunuz ülkeyi seçtikten sonra ülkeleri ne amaçla ziyaret etmek istediğinizi ve hangi kıtada arama yapmak istediğinizi seçerek VisaDB’yi kullanmak mümkün.

Site henüz Alpha sürecinde olduğu için şimdilik sadece seyahat vizesi ve gi- rişim vizesi için arama yapılabiliyor fakat yakın zamanda vatandaşlık, eğitim ve çalışma izni için de arama yapılabilecek. Sonuçları kıtalar üzerinden gösteren VisaDB, belirlenen kıtada hangi ülkelerin sizden vize talep ettiğini ve hangilerinin etmediğini detaylı bir şekilde paylaşıyor.

Aramalar Asya, Avrupa, Amerika, Okyanusya, ve Afrika seçenekleri altında sıra- lanıyor. Sadece vize durumu ile de kalmayan VisaDB, ülkelerin restoran, ulaşım ve konaklama ücretlerini de kıyaslıyor. Böylelikle ziyaret etmek istediğiniz ülkelerdeki yatlar hakkında da bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

Genel olarak başarılı bir şekilde çalışsa da uygulama henüz Alpha sürecinde olduğu için yüzde 100 doğru bilgiler veremediğini ekleyelim. Yine de gelişim süre- sini proje olarak takip etmekte fayda var…